Birsen
2008 yılında 23 yaşında olma sendromunu yaşadığım şu günlerde, 23 yaşıma dair özel bir şeyler olması gerektiğine öyle çok inanmışım ki – ne de olsa 23 önemlidir hayatta, ya en iyisi olur ya en kötüsü-, beklenmedik bir anda katılıverdim Dream TV ailesine. 23 benim için en iyilerindenmiş. :)
Çocuk yaşımda ninni niyetine dinletilen Joan Baez ile tanıştığım müziğin, hayatımın tutkusu, ardından da işimin ta kendisi olabileceğine de inanmazdım o zamanlar. Annemin her gece dinlettiği The Animals’lar, The Shadows’lar ile geçen çocukluğumun ardından ortaokul döneminde tanıştığım Slayer ve Iron Maiden ile başlayan metal yolculuğum, lise başlangıcındaki hardcore, nu metal furyasına kapılmak ile devam etti. Ve hemen ardından hayatıma giren punk ile tam da 17’lerimde kendimi buldum. New school pop punk ve türevleri, bugün hala ‘ne dinlersin’ sorusunun cevabıdır sanırım. Üniversite sınavlarına hazırlık süresinde Used’dan daha iyi bir dost varmıdır ki? Zemine düşen gözyaşlarına Simple Plan’den, Rufio’dan veya Dashboard Confessional’dan daha iyi birer arkadaş? Elbette üstüne eklenen indie ve bilumum türevler oldu. Hala sebebini çözemediğim bir ‘Fin’li grup sempatim’ de mevcuttur üstelik.
Zaman geçer ve ben büyürken, hayatıma giren ikinci tutku ise felsefe oldu. Bir anda, bir kararla doğup büyüdüğüm İstanbul’un göbeğinden, senelerce evim bildiğim Taksim’den, Kocaeli’ne okumaya gittim. Şu güne dek hayatımda verdiğim en doğru karardı sanıyorum. 4 senelik yoğun ve mutlu, bir o kadar da huzurlu geçen felsefe eğitimime hala bir gün devam etmeyi istiyorum. Üniversitenin ilk haftasında aktif üyesi olduğum müzik kulübünün sonraki senelerinde yönetiminde bulunup pek çok organizasyon, konser, söyleşi, imza günü ve bahar şenliğine imza atıp bir de hayata geçirmeye gönülden inandığım bir dergi hayaliyle yaşadım. Kısmet mezuniyetimeymiş. Mezun olduktan kısa bir süre sonra lise yıllarında birlikte çalışmaya başladığım Güven Erkin Erkal ile yeniden kesişen yolların sonrasında, önce Yüxexes hemen ardından da Dream dergi’de müzik yazarlığına başladım. Bir süre sora ise, Yüxexes’in yayın koordinatörü olarak buldum kendimi. Hayatın bizler için ne hazırladığını asla tahmin edemezsiniz derken işte şimdi sizlerleyim. Artık yalnızca dergi sayfalarından değil, ekranın da tam karşısından sesleniyorum sizlere.
Geriye yazacak ne kaldı bilemiyorum... Bir şeyler daha vardı sanki. Ah evet! Katlanılması zor yönetmenlerin özellikle Le Conte, Bertolluci ve Bergman’ın hastasıyım. Fransız ekolüne gönülden bağlıyım. Varoluşçuluk felsefesi ile kafayı bozduğum dönemlerden beri, gerek sinemada gerek edebiyatta ve elbette felsefede yarattıkları akımlar ve ortaya koydukları eserlere hayranım. Bir gün Fransızca öğrenmek bir diğer hayalim. :) Hem, Paris’in New York’dan daha güzel bir şehir olduğuna karar vermek de oldukça zor oldu. Ama ruhu ile bir şehir kendine ancak böyle aşık edebilirmiş! Dünya şehirlerine olan merakım İsveç, Amerika, Danimarka, İtalya, Almanya, Macaristan, Malezya, Çin hatta Tayland’a kadar sürükledi beni. Turist olmayı seviyorum demekten ziyade gezgin olmayı diliyorum diyebiliriz. Yollarda okunması farz kitaplara Dune, dinlenmesi farz müziklere ise Notwist’i ve The Gathering’i koyabilirim.
Son olarak, hala peluş bir ayıcıkla uyuyorum, aposteriori yaşıyorum ve sizlerle birlikte bir şeyler paylaşmaktan, müzik için bir şeyler yapmaktan en önemlisi hayalimi izlediğim yerde çalışmaktan çok mutluyum!

